Öykü Arkan Tunç’un akademik çalışmalarını anlatırken sıkça kullandığı ‘tutku’ kelimesi, yüzüne yansıyan heyecanla somutlaşıyor adeta. Tutkuyla bağlandığımız bir işle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayız, yaptığımız işle bütünleşiriz; bu da içsel bir motivasyonla hareket ettiğimizi gösterir. Öykü’nün de akademideki içsel motivasyonu, ihbarcılık, etik ikilemler ve örgütsel etik iklimi gibi konulara duyduğu tutkudan besleniyor.
İnsanın tutku duyduğu bir alanı keşfetmesi ve bunu bir kariyere dönüştürmesi mesleki hayatına şüphesiz anlamlı katıyor. Öykü’nün tutkuyla yöneldiği araştırma alanı eğitim hayatı boyunca adım adım şekillenmiş. Bilkent Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği okuduğu yıllarda örgütsel süreçlere duyduğu ilgi daha sonra ODTÜ’de MBA yaparken yönetsel ve davranışsal teorilerin uygulama alanlarına evrilmiş. Fulbright bursuyla Rutgers Üniversitesi'nde doktora eğitimine başladığında ise etik karar alma üzerine çalışması, iş dünyasında etik temelli kararların önemini daha iyi kavramasını sağlamış ve akademik kariyerinde adeta bir dönüm noktası olmuş. Böylece doktora tezinde erdem etiği perspektifinden hareketle, örgütsel etik iklimin iç ve dış ihbarcılığı (whistleblowing) nasıl teşvik ettiğini ya da engellediğini incelemiş.
Öykü iş etiği alanına olan ilgisini şu sözlerle dile getiriyor:
İnsan davranışlarına, özellikle de insanların zorlu durumlarda nasıl kararlar verdiğine hep merak duydum. Etik konusuna olan ilgim, yalnızca bireylerin etik davranışlarını inceleme isteğinden değil, aynı zamanda organizasyonların bu davranışları nasıl şekillendirdiğini anlamak arzumdan da kaynaklandı. Bu merak beni zamanla iş etiği, değer temelli karar alma ve çalışanların seslerini ne zaman ve nasıl yükselttikleri gibi konulara yönlendirdi.
Bugün Sabancı Business School’da etik, örgütsel davranış ve sürdürülebilir iş uygulamaları üzerine dersler veren Öykü, araştırmalarına da aynı alanlarda devam ediyor. Şu sıralar, örgütsel etik iklimin ve bireylerin ahlaki karakter özelliklerinin, çalışanların iş yerinde karşılaştıkları yanlış davranışlara karşı seslerini yükseltme eğilimleri üzerindeki etkilerini inceliyor. İş ortamlarında yanlış bir davranışa tanık olunduğunda susmak yerine bu durumu dile getirmeye “ihbarcılık” deniyor. Burada sözü Öykü’den alıp size yöneltelim:
İhbarcılara karşı tutumunuzun nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü? Ya da soruyu farklı şekilde soralım; işyerinde yanlış bir davranış fark etseydiniz ihbar eder miydiniz? Yoksa, sessiz mi kalırdınız?
Bazı insanlar iş yerinde yanlış bir duruma tanık olduklarında seslerini yükseltirken, bazıları sessiz kalmayı tercih ediyor. Öykü, araştırmasında tam da bu sessizliğin nedenlerine odaklanıyor ve bu sessizliği nasıl aşabileceğimizi anlamaya çalıştığını söylüyor ve ekliyor:
Adalet duygusu, benim için çok önemli bir motivasyon kaynağı; çünkü insanların doğru olanı yapmaları ve haklarını savunmaları gerektiğine inanıyorum.
Türkiye’deki ihbarcılık kültürünü teşvik etmeyi amaçlayan Öykü’nün bu alanda yürüttüğü önemli bir projesi bulunuyor. "İhbar Kültürünün Geliştirilmesi ve İhbar Mekanizmalarının Ampirik Olarak İncelenmesi" isimli projesiyle Avrupa Birliği’nin The Marie Skłodowska-Curie Actions (MSCA) Doktora Sonrası Bursunu kazanan Öykü, bu kapsamda çalışmalarına devam ediyor. Proje aracılığıyla Türkiye’de ihbarcılıkla ilgili toplumsal ve kurumsal algıları değiştirmeyi hedefliyor. İhbarcıların sıkça damgalandığı ve çeşitli yaptırımlarla karşılaştığı bir ortamda, iç raporlama sistemlerinin etkinliğini artırmak ve ihbarcılara yönelik algısıyı olumlu yönde değiştirmek istiyor. Bu çabalarını şu sözlerle anlatıyor:
Projemde, küresel ihbar mekanizmalarının etkililiğinden ilham alarak, Türkiye'de ihbarcılık kültürünü teşvik etmeyi hedefliyorum. Organizasyonların, güçlü ihbar kanalları kurarak, ihbarcıların karşılaştığı psikolojik engelleri aşmalarına ve dürüstlük, şeffaflık temelli bir kültürün gelişmesine katkı sağlamalarına odaklanıyorum.
İhbarcılık son derece önemli fakat bir yandan da oldukça hassas bir konu olduğu için araştırma yapmanın zorlukları fazla olduğu bir alan. Öncelikle veriye ulaşmak hayli çaba istiyor. Çünkü veriye ulaşmak oldukça zahmetli; ihbar süreçleri genellikle gizli yürütülüyor ve ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahip oldukları için kurumlar bu tür olayları paylaşmakta isteksiz davranabiliyor. Bu durumda çalışanlar da benzer şekilde çekingen olabiliyor. Hemen her konuda karşımıza çıkan güven duygusu bu alanda da çok önemli. Katılımcıların güvenini kazanmak, dürüst yanıtlar alabilmek için kritik. Öykü bu noktada kullandığı dilin sade, açıklayıcı ve şeffaf olmasına özen gösterdiğini dile getiriyor. Ayrıca anonimliğin esas olduğu bu tür araştırmalarda, deneysel yöntemlerle simüle edilmiş durumlar yaratmak da önemli bir yöntem olarak öne çıkıyor.
Tüm zorluklarına rağmen ihbarcılık sadece şirketleri değil toplumu da ilgilendiren boyutlarıyla araştırma yürütmenin çok değerli olduğu bir alan. Öykü konunun önemini ve geniş boyutunu şu sözlerle ifade ediyor:
Amaç, sadece bireyleri cesaretlendirmek değil, aynı zamanda sistemin de bu cesareti destekleyecek bir yapıda işlemesini sağlamak. Uzun vadede bu tür mekanizmaların yaygınlaşması, toplumsal düzeyde daha fazla şeffaflık, hesap verebilirlik ve güven duygusu yaratabilir. Benim projem de tam olarak bu noktaya temas ediyor. Sadece “biri neden ihbar eder?” sorusunu sormuyorum; aynı zamanda “ihbar etmeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran yapılar nedir?” ve “kurumlar bu süreçleri nasıl daha etik bir şekilde yönetebilir?” gibi sorulara da odaklanıyorum.
Etik konusu üzerine araştırma yapmak bir yandan da Öykü’nün belirttiği gibi ‘vicdani bir sorumluluk’ da gerektiriyor. Bu alandaki konuların zaman zaman gri alanlarda bulunması, net ve kesin cevap almayı da zorlaştırabiliyor. Öykü’ye göre bu belirsizlikler içinde düşünmek, sorgulamak ve çözüm üretmeyi öğrenmek etik araştırmanın en heyecan verici yönleri.
Öykü için heyecan duyduğu bir diğer nokta ise bu önemli projenin The Marie Skłodowska-Curie Actions (MSCA) Doktora Sonrası Bursu sayesinde daha geniş bir etki alanına kavuşması. Bu burs sadece finansal destek sağlamakla kalmıyor aynı zamanda farklı araştırmacılar ve akademik çevrelerle işbirliği olanakları sunuyor. Öykü bursun diğer önemli avantajlarını şu şekilde dile getiriyor:
MSCA Doktora Sonrası Bursu sayesinde, araştırmamın disiplinlerarası bir yaklaşımla, hukuk, iş etiği ve örgütsel davranış alanlarından beslenmesini sağlıyorum. Avrupa Birliği ile uyumlu bir şekilde Türkiye'deki organizasyonlar için etkili iç raporlama sistemleri geliştirmeyi mümkün kılacak fırsatlar yaratıyorum. Ayrıca, sanayi ile iş birliği yapma fırsatları da sunarak araştırmamı daha uygulanabilir ve pratik hale getiriyor.
MSCA bursunu kazanmasında hangi etkenlerin rol oynadığını merak ediyoruz ve Öykü bu konuda bir kaç önemli noktayı paylaşıyor:
- Proje fikrinin özgün ve yenilikçi olması,
- Akademi ve iş dünyası açısından değer yaratma potansiyeline sahip olması,
- Bilimsel literatüre sağlayacağı katkısının net olması ve ikna edici bir sav ortaya koyması,
- Uluslararası düzeyde araştırma yapma motivasyonunu açıkça göstermesi,
- Projeye duyulan tutku ve kararlılığın yansıtılması,
Bu kriterler aslında iş dünyasında başarılı proje geliştirme konusundaki faktörlerle de oldukça benzer.
Öykü’nün altını özellikle çizdiği bir diğer önemli nokta ise doğru okul ve mentor seçimi. Öncelikle başvurulacak okulun araştırma alanıyla uyumlu olması kritik bir nokta. Mentor seçimi konusunda Öykü’nün dile getirdiklerine kulak verelim:
Arzu Wasti hocamız ile çalışmak benim için çok kıymetli çünkü onun alandaki derinlemesine deneyimi ve uzmanlığı, projemin daha kapsamlı bir şekilde ilerlemesini sağlıyor. Mentörünüzün yalnızca araştırma alanındaki bilgisi değil, aynı zamanda size rehberlik etme kapasitesi de çok önemli. İyi bir mentör, teknik bilgilerin yanı sıra profesyonel gelişiminize de katkı sağlar. Ayrıca, mentörünüzün akademik çevredeki itibarı ve bağlantıları, araştırmanıza dair işbirlikleri ve kaynaklar açısından büyük fırsatlar sunar.
Bu nokta bilimin, tıpkı iş dünyasında olduğu gibi, ekip işi ile ilerlediğinin ve şekillendiğinin güzel bir göstergesi.
Buraya kadar Öykü’nün akademi alanındaki tutkusuna ve başarılarını konuştuk. Ancak anlatmadığımız bir yönü daha var: Öykü aynı zamanda sanat ve spor ile iç içe yaşayan, tıpkı kendisi gibi akademisyen olan eşi ile birlikte küçük oğullarını büyüten bir anne. Tutkulu bir akademisyen, bir eş ve anne olarak sahip olduğu farklı kimliklerde önemli olanın ‘dengeyi sağlamak’ olduğunu özellikle vurguluyor Öykü. Ailesine ve kendisine vakit ayırmanın önemli olduğunu, bunu da 24 saatlik zaman diliminde önceliklendirme yaparak başarmaya çalıştığını ifade ediyor. Eşinin desteğini değerli bulduğunu, işteyken verimliliğe, evde vakit geçirirken de anda kalmaya odaklandığını belirtiyor. Öykü’nün bu yaklaşımı bize bir kez daha zamanı iyi kullanmanın ve yaşamda denge kurmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
Etiketler Öykü Arkan Tunç Sabancı Üniversitesi Sabancı Business School Yönetim Bilimleri Fakültesi Avrupa Birliği The Marie Skłodowska-Curie Actions doktora sonrası burs ihbar organizasyon- Log in to post comments